İRADE KRİZİ (Kadın Cinayetleri)

Gün geçmiyor ki bir kadın cinayeti ile yüzleşmeyelim veya böylesi bir cinnet anı, cinayet haberi dozu artırılmış bir şiddet sosu ile, üstelik en ince detayına kadar haber siteleri veya televizyon haberleri ile benliğimize çarpmasın.Yazının...

Gün geçmiyor ki bir kadın cinayeti ile yüzleşmeyelim veya böylesi bir cinnet anı, cinayet haberi dozu artırılmış bir şiddet sosu ile, üstelik en ince detayına kadar haber siteleri veya televizyon haberleri ile benliğimize çarpmasın.

Yazının YouTube linki: https://www.youtube.com/watch?v=LtmfOZz9O4Q

Haberi duyduğumuz veya okuduğumuz anda kopardığımız anlık bir vaveyla, üç beş satırlık ve malum mecralarca belli karakterlere sığdırılmış sosyal medya isyanlarının ömrü ise en fazla yirmi dört saat.

Sonrası unutulup gidiyor ve ‘olayla ilgili ne yaşandı ise’ medya bir daha aynı konuya ilişkin bir servis yapmadan aklımıza dahi gelmiyor. Bunun gibi onlarca hatta yüzlerce örnek saymak mümkün.

Sadece bu tablo bile, aslında içinde yaşadığımız toplumun mevcut ruh halini özetlemeye yetiyor ama benim konum, bundan ziyade “şiddet” denen o anlık cinnetin kaynağına ulaşmak.

Öyle ya “birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız” nebevi haykırışından beslenen manevi dinamiklere sahip bir toplum “nasıl oluyor da” bu denli zıvanadan çıkıp “şiddet” yanlısı olup cinnet geçirebiliyor?

Aciz kanaatimce bu sorunun cevabına akli selim bir mutabakatla cevap bulunamadan; yani şiddetin kaynağını araştırmadan ve bataklığın adresini tespit etmeden ne hamasi nutuklar ne anlık figanlar ne en yetkili ağızlardan yapılacak açıklamalar ne de ne kadar ağırlaştırırsanız ağırlaştırın verilecek cezalar bunun önüne geçecek!

Tablonun ne hukuksal boyutu ne cezai boyutu ne kanuni boyutu ne de akademik boyutu benim ilgi alanıma girmiyor, zira görüyoruz ki hiçbiri bu sorunun ana kaynağına ulaşıp bu bataklığı kurutamıyor ama toplumsal boyutu sol yanımı kanatıyor.

Zira sebepleri irdelediğimde önümüze çıkan seçenekler aslında o kadar açık ve net ki;

Bir sevmeyi bilmiyoruz! İki merhamet nedir bilmiyoruz! Üç samimiyetimiz yok! Dört çocuklarımızı güç pompalayarak ve artık yazık ki sayısı her geçen gün artan parçalanmış ailelerde büyütüyoruz!

Bu kadar mı yani? Evet inanın sadece bu kadar.

Soralım, araştıralım, tez konusu yapalım. Hatta eşini veya sevgilisini en cani şekilde katleden insanlarla mülakatlar yapalım; saydığım bu dört şıkkın dışında başka sebep yok!

Metal tınılı ve arz ettiğim gibi samimiyetin artık yitik hazine olduğu günümüzde; evet, kullandığımız her kelime, içinde değerler matematiğimize ait ümit, değer, beklenti ve inançları taşıyıp onlarla hayat buluyor ama her yaşanan her makus olayla karanlığın siyahını artırdığına ve yaşamın soğuk olduğu kadar ıssız hale geldiğine şahit oluyoruz.

Bugünkü irfan ehli buna “kozmik yalnızlık” tanımını koysa da ne yazık ki felaketlerin hiç umulmadık yerlerden sillesini indirdiği bir endişe çağının göğsünden bu sayede süt emiyoruz!

Çünkü insan, yaşanan bu ve benzeri olaylarla ‘kendini güvende hissetme duygusu ile’ günden güne yalnızlaşıyor.

Çünkü insanı inançlarından, kültüründen, ait olduğu dinamiklerden koparan ve onu kendi fıtratına yabancılaştıran tüm güçler söz birliği etmişçesine kötülüğü pompalıyor.

Artık yazık ki ‘ekran kolik’ bir toplum olarak efsunlanmış bir halde esir edildiğimiz ekranlara bakın lütfen!

Televizyonlarımız, kullandığımız ve artık hayatımızın bir parçası haline gelen cep telefonlarımız, bu telefonlar yoluyla kullandığımız sosyal medya hesaplarımız yolu ile iletişimin tahtında oturan ‘medya krallığı’ sayesinde gözlerimiz sadece kötü olanı görmeye, kulaklarımız ise sadece kötü olanı duymaya ayarlanıyor. Onların canhıraş mesaisi ile hayatın karanlık ve kasvetli dehlizlerini, insan ruhunun alçaldığı karanlıkları görüyoruz.

Bu sayede seçici dikkatimiz ve algılarımız sadece kötü olanı ayıklamaya programlandığı ve sadece kötülükten ibaret bir dünya gözümüze ve zihnimize sokulduğu için, günün hiç de azımsanmayacak bir kısmını çözüm için veya değiştirmek için hemen hiç çaba sarf etmeden sadece yakınmaya veya eleştirmeye ayırıyoruz!

İçinde yaşadığımız dünyanın bu karanlık ve kötücül resmi bizim iyilik hislerimizi törpülüyor çünkü ve bizi eyleme geçmekten alıkoyuyor. Büyük eylem adamlarının, tarihe adını yazdıranların, haksızlığı eliyle ve diliyle değiştirebilenlerin iyiliği beslemeye adanmış insanlar olduğunu yazık ki unutuyoruz.

Çabanın, diğergamlığın, bir başkasının acısıyla kanamanın olmadığı bir dünyada doğal olarak hem iyilik, sevgi ve güzellik anlamını kaybediyor, hem de insana anlam veren istikrar sunan değerlerin parçalandığı ve artık her şeyin değerinin değil fiyatının olduğu bir çağda ait olacak yer bulmak da zorlaşıyor.

Kim bilir, belki de bu yüzden ümidimizin kandilleri yavaş yavaş sönmeye başladı ve biz gözlerimizdeki merhamet buğusunu eş zamanlı olarak kaybetmeye başladık.

Her şeyin giderek kirlendiği ve hesapçılığın geçer akçe olarak görüldüğü bir dünyada ‘yaşlı’ diye tabir ettiğimiz altmış beş yaş üstü büyüklerimizi bu kadar soylu kılan gözlerindeki o merhamet buğusu değil mi sizce de?

Ümit ve iyimserliği birer mücevher gibi ruhunda gezdiren bu büyüklerimiz sayesinde dünyalarımız güzelleşmiyor mu?

Onların hayatlarımıza vuran ışığı bizlere adaletin, eşitliğin, sevginin ve saygının hâlâ mümkün olduğunu, istersek kötülükleri iyiliklere evirebileceğimizi hal dilleriyle telkin etmiyor mu?

Tüm bu saydıklarımız artık sadece yaşlılarımıza bıraktığımız hasletler mi veya iyilik dediğimiz şey kıyılarımızı terk mi ediyor bilmiyorum ama onlardan aldığımız ilhamla pekâlâ kalbimizle görebilir, kalbimizle düşünebilir, kalbimizle hüküm verebilir ve nihayet kalbimizle yaşayarak ruhumuzun, aklımızın ve duygularımızın tahtına kalbimizi oturtabilirdik sanki.

Peki gün geçtikçe dozu artan bu şiddetin, cinnet hallerinin ve irade krizlerinin ana sebebi ne?

Yüzyıllardan beri süregelen ve gelip geçtiği çağın karanlıklarını güneş gibi ışıtan kadim öğretilerimiz her insanın saygınlık ve değer bakımından biricik olduğunu söyleyerek her birimize sonsuz bir değer atfeder ve insanlık ailesine mensup olmanın şeref ve erdemiyle birlikte sorumluluklarımızı anımsatır. Yeter ki bu hatırlayışa kulak kesilerek yönümüzü samimiyetle iyiliğe dönelim ve hayatlarımıza bir anlam verebilelim.

Ancak insan, yalnız ve tek olmayı kendine has kılan kudretin hükmünce yaratılış fıtratı gereği son nefesine kadar bağ kurmayı isteyen bir varlık. Bu bağın da doğal olarak kendi türünden bir insanla kurulması ve ruhunun susuzluğunu bu şekilde gidermesi gerekiyor. Pek tabi ki insanla kuramadığı bağı herhangi bir hayvanla veya farklı eşya ve nesnelerle kuran insanlar da var ama bu bağ, mutlaka kurulması gereken bir bağ.

Zira insan denen varlık, ancak kuracağı bu bağla bütünlenip tamamlanıyor ve muhatap her kimse, ondan bizde eksik olan parçayı yerine koymasını istiyor; onunla bütünleşerek kendi aksak ve eksik yanımızı tamamlamayı ümit ediyoruz.

Çünkü bize toplum tarafından kodlanan değerler, sevgiyi tek başımıza üretemeyeceğimizi fısıldıyor. Bu sayede de tamamlanmak adına kurduğumuz her bağ, ruhumuza tutulmuş bir ayna oluyor ve biz bu aynadan kendi keder ve sevincimizi görme şansına sahip olarak tamamlanıyoruz.

Çok kesin bir hüküm sahibi olmamakla birlikte insanın sevdiklerinin ölümüyle birlikte belki kabuk bağlayan ama hiç iyileşmeyen yarasını ve o derin acısını da ben bu tespitime bağlıyorum.

Ancak severken yok olanlar ve yok edenlerin sebep olduğu cinayet ve cinnet haberlerinin sebebi de bence burada yatıyor.

Zira, (bizler çok okuyan bir toplum olmasak da) bilimsel araştırmalar yaşamın erken döneminde yani sevgiye en çok ihtiyaç duyulduğu çocukluk yıllarında öfke, endişe, kaybetme duygusunun yerleşmesi ve çaresizlik gibi olumsuz duygular hâkim olmuşsa, o duyguların attığı kötücül tohumlar yeşererek kişinin ilerleyen yaşlarında gerek kendisine güveninde ve gerekse de kendilik değerinde de tüm benliği bir sarmaşık gibi kaplayacağını haykırıyor.

Çünkü hepimiz dünyayı çocukluğumuzun, özellikle de erken çocukluğumuzun ayazında yediğimiz soğukla veya sıcakla; oradan aldığımız sevginin hazzı veya nefretin ateşiyle tanıyoruz.

Yaşam boyu karşılaştığımız her görüntü, kişi ve duygu ise o ayazın veya ateşin ruhumuzda açtığı yarıklardan içeri girerek kendisini tanıtıyor ve bu da eğer negatif bir anlam yüklemişse öze yönelen, içi hırpalayan, en acıyan yerlerinden benliğini yumruklayan bir öfkeye dönüşüyor.

Bu öfke, bizi az önce sözünü ettiğim gibi tamamladığına inandığımız veya kendimizi öyle inandırdığımız kişi ile karşılaşınca (belki de biz öyle sanınca) diniyor. Çünkü oradaki tamamlanmışlık hissi, dal budak saran sevgisizliğin ayazını güneşe çevirip içimizi ısıtıyor.

Ta ki muhatabımız bizi tamamlamayı bırakana veya bunu reddedene kadar. Zira orda yeniden o kör öfke devreye giriyor ve bu kez yumruklarımız kendimize değil “bizi tamamlamayı reddettiği için” muhatabımıza yöneliyor.

Yani şiddetin de öfkenin de sevginin de merhametin de şefkatin de kaynağı çocukluğumuz.

Zira bu tür duygular, ilk çocukluk yıllarında gelişmeye başlıyor ve üzerimize gölgesi düşen anne, baba ve kardeşlerden oluşan aile sarmalında şekilleniyor. Aileden alınamayan sevgi, doyurulamayan takdir görme hissi, onaylanma ihtiyacı bu kez hayatına alınan insandan beklenir hale geliyor!

Bunlar karşılanmadığı zaman ve ruh kendini eksik hissetmeye başladığı zaman da o yumruklar öfke ile ortaya çıkıyor. Zira ikinci kez yaşanan hayal kırıklığı, incinmişlik ve ümitsizlik ruhu esir alarak fırtınalara sebebiyet veriyor ve bizim şahitlik yaptığımız “irade krizlerine” yola açıyor!

Bu anlattıklarımın sağlamasını yapmak için bakın etrafınıza.

Annesiz büyüyen ya da anneye hasret büyüyüp anne gurbeti yaşayan bir erkek çocuğu, hayatına aldığı her kadından anneye olan özlemini giderebilmek için bir anne heykeli yontuyor. Zira geçmişin gölgesi onu izliyor ve bu geçmişin yaralarını hayatına aldığı insanla tedavi etmek istiyor. Ya da geçmişte bitmemiş bir mesele, görülmemiş bir hesap orada öylece bekliyor!

Bu yontmanın sonucunda hayatına aldığı insanla çocukluğun ayazını örtecek, yüreğini ortaya koyup onu gerçekten ve koşulsuz sevebilecek kadar soylu bir anne modeli çıkarsa ne âlâ; zira o kanayan yara kabuk bağlıyor, geçmişin hesabı görülüyor ve (ölene dek kalacak olan) anne gurbeti bu kadınla sona eriyor.

Öyle ya yoldaşına kulak kesilerek, onun da kendisi gibi saygın bir varlık olduğunu, yaşadıklarının sahiciliğini, öyküsünün ve yarım kalmışlığının yürek yakıcılığını keşfederek başlıyor bu yolculuk. Varlık dediğimiz şey ise geçmişin belleği ve geleceğin beklentisi halini alarak anlam kazanıyor.

Ne güzel söylemiş eskiler 'evvel refîk bade'l-tarîk' (önce yoldaş sonra yol) diye!

Tabi bu örneği aynı şekilde baba sevgisinden mahrum büyümüş kız çocuğu için de pekâlâ verebilmek mümkün!

İlk çocukluk yıllarında alamadığı baba sevgisini hayatındaki erkekle tamamlayıp geçmişin yaralarını iyileştirmeye çalışan ve kendisinden esirgenen sevgiyi hayatındaki erkekten alabileceğini sanan ama bu beklentiyi yüreğinde cam kırığı avucunda can kırığı ile ödeyen, geçmişin yaralarını bazen onları iyileştirmek için ama bu kez bilinçli bir şekilde yeniden yaşayan kadın sayısı az değil!

Bu mümbit coğrafyada mülksüzlerin en büyük mülkünün bu birliktelik ve beklentiler olduğunu anlatan, sevgi hamuruyla karılmış bu tür acıklı, yürek acısı hikâyeler çokça maalesef.

Kısacası, bu dünya macerasında hepimiz yaralı varlıklarız aslında.

Dolayısıyla aşk, merhamet, şükran, sahiplenme ve koşulsuz bir sevgi gibi olumlu duygular pek tabi ki tüm kanayan yaraları iyileştiriyor ve ruha pansuman yapıyor ama ya o role bürünmüş kadın, özlemi duyulan bir anne veya baba modeli çizemiyor ve o yarım kalmışlık bu kadınla-erkekle tamamlanmıyorsa?

İşte orada gözümüze ve zihnimize en ince ayrıntısına kadar sokulan o infial başlıyor!

Zira bu sessiz çığlık, kelimelerin yetmediği bir yerden kopup geliyor! Muhatabına, yaşadığı çağın ısrarla zerk ettiği haz, hız ve ayartıcı güçlerin zehirlemesi ve “zaman baskısı” ile yardım ve merhamet etmekten vazgeçen taraf, (her kim ise) bu vazgeçişin bedelini ya canıyla ya şiddetle ya da duyduğumuz, okuduğumuz, gördüğümüz gibi yazık ki canıyla ödüyor!

Dikkat edin!

Kulaklarımızı için giderek sıradanlaşan “yası tutulamaz” hale gelen bu cinayet ve benzeri cinnet haberlerinin hemen hepsinin altında bir “ayrılma” veya “istememe” eylemi var!

Pek tabi ki, bu anlattıklarım cinayetleri, şiddet haberlerini, cinnet anlarını meşru kılmak için yazılmadı. Sadece bataklığı göstermeye çalışıyor; sadece sivrisinekleri bulup öldürerek sıtmayı yok edeceğini sanan insanlar gibi değil, bataklığı bularak hastalığın ana kaynağını tedavi etmemiz gerektiğine işaret ediyorum.

Ama benim cephemde en çok can yakan taraf bu vakaların çok tekrarlanıyor olmasından kaynaklı satırlarımın başında da ifade ettiğim şekliyle tükenen ilgi ve bu vakaların ardındaki hayatları sadece birer rakamdan ibaret görmemiz!

Çünkü bu infialler hem insanlık için yeşerttiğimiz ve içimizde ısrarla korumaya çalıştığımız umutlarımızı hedef alıyor, hem de yanı başımızdaki kötülüğü değiştiremiyor olmanın yarattığı utanma duygusu ile yüreklerimizi de tarumar ediyor.

Manen çöl olmaya yüz tutmuş asrımızın dilsiz dudaksız bir tanığı olarak, telaffuzum elverdiği ve Rabbimin nasibince, ahlâkının varisi olduğumuz Alemlere rahmet olana benzediğimiz nisbette değer kazanacağımız bilincinin ihya ettiği bir ikna dili içinde; yaşadığım çağın yaralarına dokunmak, sevgi ve merhamet ışığının taşıyıcısı olmak adına kendi yürek arzımdan çıkanlar kendi zihin semamı doldursa da tam da bu noktada sormak istiyorum;

Haz, hız ve ayartıcı güçlere endeksli ve sadece iyi olmaya, iyi hissetmeye dayalı bir dünyada mı yaşamaya meyledeceğiz yoksa insan canını ve varlığını kutsal bilen; erdemli, iyi, doğru ve koşulsuz sevginin nakşedildiği bir hayatı önceleyen bir dünyada mı?

Öyle ya, sadece insan olduğumuz için ötekinden mesul olduğumuz bilinci başka türlü nasıl yaygınlaşıp yürekler sevgi ve şefkatle fethedilebilir?

Ya da hemen her gün kanayan ve her tarafından can sızan bu yara, bugün ilk çocukluk yıllarından itibaren ailede atılması gereken sevgi, şefkat ve merhamet tohumlarının atılmasını günlük geçim telaşesi içinde başka kurumlara havale ederek, henüz yürümeye yeni başlayan çocuklarımızı kreşlere yollayıp bakıcıların eline teslim ederek, parçalanan ailelere seyirci kalarak, yüzde beş yüzlere varan boşanmaları izleyip aile gibi toplumun ana kolonu olan yapılarımızın dağılmasını izleyerek iyileştirebileceğimiz bir “irade krizi” mi gerçekten sadece?

İyilerin kötülüğü gerilettiği, kişilik aşındıran maddi kaygıların ilişemediği, hesapsız bir iyiliğin insanların kırılmış kalplerini onardığı, zulmeden ve bu zulme seyirci kalanların saklanacak kovuk aradıkları günlere özlemle insanlığın bu kırılma noktasında bu duygu yıkımlarına kelimelerimle karşı çıkabilir miyim bilmiyorum!

Ama, kelimelerin gücünü kullanan kudretin varlığına sığınarak dünyanın kelimelerle inşa ve ihya edilebileceğine olan inancımı da insanın insan yanına beslediğim umudu da son nefesime kadar koruyacağım. Çünkü kelimeler zihnimden yüreğime akan harflerle sevgi ve iman olmadan yaşanacak bir hayatın beyhudeliğini anlatıyor ve her şeyin konuşulacak tonlarca şeyi olduğu bir dünyada hissedebilen kalplere ve işitebilen kulaklara ihtiyaç var.

Farkı fark edebilme ve bu farkı yüreğimize dert edip diğer yüreklere taşıyabilme dua ve temennisiyle.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yazarlar Haberleri